ULUSLARIN OLUŞUMU

 

Toplum genetiğini yeni öğrenenlerin en sık yaptıkları hata, herhangi bir haplogrubu bir millet adıyla özdeşleştirme yanlışıdır. Ulus-Haplogrup arasında neden ilişki kurulamayacağını anlayabilmek için öncelikle paleolitik çağdaki yaşam koşullarının iyi bilinmesi gerekmektedir. 200 bin yıldan fazla geçmişi olan homo sapiens 60 bin yıl öncesine kadar sadece Afrika'da yaşadı. Önce Arap yarımadasına çıkan, oradan da bütün yeryüzüne dağılan insanlar on binlerce yıl boyunca sadece hayvanları avlayarak ve yabani meyvelerle beslendi.

 

11 bin yıl önce buzul çağı sona erene kadar insanların yaşamı son derece basitti. 10-15 kişilik gruplar halinde yaşar, av hayvanını ve su kaynaklarını takip ederlerdi. Yerleşik hayat yoktu. Mağaralarda veya doğal sığınaklarda yaşayan insanlar ancak 7-8 bin yıl önce tarımın başlamasıyla yerleşik köy hayatına geçtiler. O zamana kadar yapabildikleri tek şey kemik ve ağaçları sivriltmek, belki bir de ateş yakmaktan ibaretti.

 

İki yüz bin yıl boyunca insanlar masa-sandalye gibi basit eşyaları bile yapamadılar. Mağara ve kaya çizimleri dışında entelektüel düşünce ürünü herhangi bir eser yoktur. Herşey buzul çağının sona erip tarımın keşfedilmesiyle başladı. Üst paleolitik ve neolitik çağlara ait kalıntılar Yarımburgaz ve Karain mağaralarında mevcuttur.

 

Tarım keşfedilene kadar küçük gruplar halinde gezinen insanların tek amacı sivrilttikleri kemik ve ağaçlarla hayvan avlamaktı. Hiçbirinin ne köyü ne de bugünkü anlamda dili yoktu. Hele devlet denebilecek oluşumlar hiç yoktu.

 

Yerleşik köy hayatıyla birlikte, sadece 6-7 bin yıl önce dillerin ilk versiyonları oluşmaya başladı. Çünkü insanlar ektikleri ürünü değerlendirmek için birlikte yaşamak ve komşu köylerle anlaşmak zorundaydı. Ticaretin başlamasıyla ekonomi kavramı doğdu ve toplumsal mücadeleler başladı. Bir liderin yönetiminde köyler oluşsa da hala devlet kavramından çok uzaktı.

 

Çünkü devletin oluşabilmesi için iki önemli ihtiyaç vardı:

 

1. At

İnsanlar yaya olarak ancak birkaç kilometre uzağa gidebilirdi, geniş topraklara hakim olabilmek için atın evcilleştirilmesi gerekiyordu, bu da ancak 6-7 bin yıl önce mümkün oldu. Arkeolojik bulgular atın ilk defa Güney Ural'lardan Kuzey Kafkasya'ya uzanan Pontik steplerinde evcilleştirildiğini gösteriyor.

 

2. Kılıç

At devlet kurmak için tek başına yeterli değildi, rakip köyleri sivri ağaç ve kemikler ile idare altına almak olanaksızdı. İlk defa bronz silahları yapan halklar bu avantaja sahip oldular. Bugün bilinen en eski kılıç günümüzden 6000 yıl öncesine, Maykop kültürüne aittir. Yine Pontik steplerinin insanları tarafından ilk madeni eşyalar yapıldı.

 

At arabaları ve kılıcı kullanan bu insanlar kendi dönemlerinin süper gücü oldular. Sayıca çok kalabalık toplumları hakimiyetleri altına almayı başarınca ilk devletler ortaya çıktı.  Kazanan tarafın dili ve kültürü birkaç bin kilometre karelik alana yayıldı. Maykop kültürü, Andronova kültürü dediğimiz köy ve kabile hayatından devlet düzenine geçiş sadece 6 bin yıl önce başladı.

 

Repin Kulturu

 

Atın diğer toplumlar tarafından da evcilleştirilerek, kılıç gibi silahların herkesçe yapılmaya başlanmasıyla dünyanın her tarafında küçük devletçikler oluştu. Bunların arasında başarılı olup diğerlerini hakimiyet altına alanların dili yayılırken diğer kısmı ya asimile oldu, veya tamamen yok edildi.

 

İşte aralarında proto-Türklerin de olduğu milletlerin oluşma süreci böyle başladı. Ural dağlarından Altaylara kadar olan coğrafyada konuşulan dil proto-Türkçe idi. Hatta bu dilin sınırlarını çok rahatlıkla batıda İskandinavya’dan doğuda Bering Boğazına kadar uzatabiliriz. Kuzey Sibirya’nın yerli halklarının tamamı (Q ve N haplogrupları) bugün hala Ural-Altay dillerini konuşmaktadır.

 

Son iki bin yıla kadar Orta ve Güney Asya'da Hint-Avrupa dilleri konuşuluyordu. Bu bölgede yaşayan insanların ağırlıklı Y-DNA haplogrubu R1b ve R1a'dır. 

 

N ve Q gruplarının ağırlıklı olduğu Sibirya halkları bugün bile Ural-Altay dilleri konuştuğuna göre, güneyden gelen R1 gruplarının proto-Türk dilini kuzeye taşımış olması mantıklı değildir. Aksi halde, R1a veya R1b'nin güneyden gelerek Ural-Altay dilini taşıyana kadar kuzey insanlarının konuştuğu bir başka dil olması gerekirdi. Oysa bu yönde bir kanıt yoktur.

 

Bu mantıktan yola çıkarak proto-Türk dilinin taşıyıcısı N, Q veya C3 haplogruplarından biridir diyemeyiz.  Büyük olasılıkla 4-5 bin yıl once proto-Türk dili Ural-Altay bölgesinde oluşmaya başladığında N, Q, C3, R1a karışmış durumdaydı. Bunlardan herhangi birini Türklükle ilişkilendirmeye çalışmak haplogrup kavramı ile bağdaşmaz.

 

Toplum genetiğini yeni öğrenenlerin en çok yaptığı iki yanlış şunlardır:

 

1. Türk ile ortak atası olan herkesi Türk sayma yanlışı

Doğru ifade şöyle olmalıdır: Bizim ortak bir babamız vardır. Buna kimse itiraz etmiyor, tam tersine öyle olduğunu Avrupalı ve Amerikalı bilim insanlarının kendileri söylüyor.

 

2. Orta Asya orijinli herkesi Türk sayma yanlışı

N, P, R1b, Q veya R1a gibi Orta Asya'da doğan haplogruplar Türk’tür denemez. Yukarıda açıkladığımız paleolitik çağın yaşam koşullarını göz ardı ederek böyle bir tez ileri sürülürse, aynı mantıkla herkesi Etiyopyalı yapmakta mümkündür.

 

Bir Etiyopya milliyetçisinin “Türkler, Ruslar, İngilizler ve diğer bütün Avrupalı ve Asyalılar, aslen Oromo kabilesindendir. Atalarının dili Bantu'yu unutup zamanla asimile oldular, soylarını unuttular" gibi şeyler söylemesi ne kadar bilimsellikten uzaksa, Orta Asya'dan Avrupa'ya göç eden herkesi Türk saymakta o kadar bilim dışıdır. Eğer ataları Orta Asya'da doğan herkes Türk kabul edilirse, aynı mantıkla Oromo kabilesinden de yapılabilir. Çünkü biyolojik atalarımız Etiyopya’dan geldi.

 

Bu yanlışı yapmamak için paleolitik çağda bugünkü gibi dil ve kültürlerin olmadığını iyi anlamak gerekiyor. 20-25 bin yıl önce doğan R1a ne Türk'tür ne de Rus. Bugün Slav'ların yarıdan fazlası R1a haplogrubundan olsa bile bu R1a'yı Rus yapmaz. Çünkü R1a doğduğunda Türk, Rus gibi uluslar yoktu.

 

Aslında R1a bir insan adıdır. Gerçek adını bilemediğimiz için bu kod ile tanımlıyoruz. Ama bugün konuşulan dillere ait bir isim olmadığını söyleyebiliriz. Onun doğduğu dönemde insanlar küçük gruplar halinde av hayvanını takip eder, mağaralarda yaşarlardı. Aradan 20 bin yıl geçtikten sonra torunlarının bir bölümü Doğu Avrupa'da Slav dilini konuşmaya başlarken küçük bir kısmı da Altaylarda proto-Türk dilini konuşuyordu. 

 

Avrasya nüfusuna göre değerlendirdiğimizde, her 10 R1a'dan 9'u Slav dillerini konuşurken sadece biri Türk lehçelerini konuşmaktadır. Ama %99'u Rusça konuşuyor olsaydı bile yine de R1a Slav'dır diyemezdik. Doğrusu şudur; Türk R1a ile Rus R1a insanlarının 25 bin yıl önce ortak bir atası vardır.

 

Ön-Türk veya ön-Rus gibi etnik kökenler en fazla 6-7 bin yıl geriye götürülebilir. 12 bin yıl öncesinde proto-Türk'ten veya proto-Rus'tan bahsetmek bilimsel gerçeklere aykırıdır.

 

Buzul çağı sonrası tarımın başlamasıyla yerleşik hayata geçen insanlar basit eşyalar, çömlekler yaptılar, sığınaklar inşa ettiler. Bu topluluklar henüz devlet sayılmadığından Yamna Kültürü, Repin Kültürü gibi isimlerle adlandırılırlar.

 

Devlet sayılabilecek çapta oluşumlar günümüzden sadece 5-6 bin yıl önce atın evcilleştirilip kılıç ve diğer bronz silahların yapılmasıyla ortaya çıktı. Ancak o zaman uzak mesafelere gitme ve geniş bir coğrafyayı kontrol etme imkanı doğdu. 6000 yıl önce Kuzey Kafkasya’da gelişen Maykop kültürünün bunu başaran ilk toplum olduğunu biliyoruz.

 

At arabaları ve madeni silah yapımında ustalaşan Pontik Steplerinin insanları, karşılarına çıkan daha kalabalık toplulukları kolayca yendiler. Bir bölümü güneye, Anadolu’ya giden bu insanların diğer bir bölümü Orta Asya’ya, bir kısmı da Ukrayna üzerinden Batı Avrupa’ya göç ettiler ve tarihte bilinen ilk devletler böylece oluştu.

 

O zamana kadar bilinen en eski kültürler aşağıdaki haritada gösterilmiştir. İlk olarak 7-8 bin yıl önce Dicle ve Fırat arasındaki bereketli topraklarda Ubaid kültürü oluşmuştur. Bunu Sümerler (M.Ö. 3500), Nil çevresinde Mısır, İndus nehri kıyılarında Harappanlar ve Huanghe (Sarı Irmak) çevresinde yaşayan Çinliler takip etti. Sarı Irmak Çinlilerinin birleşerek devlet olmaları ancak M.Ö. 1700’de mümkün oldu.

 

Kulturler

 

Aynı dönemde (M.Ö. 3200-1700) Orta Asya’da tunç çağını yaşayan Afanasyevo kültürü vardı. Altay dağlarının kuzeyindeki bozkırlarda gelişen bu kültürün, avcılık, hayvancılık, taştan ve bakırdan eşyalar yaptıkları bilinmektedir. Kurganlardan edinilen bilgilere göre kartalı kutsal bir hayvan olarak kabul etmişler, pençesini mezarlara koymuşlar ve mezar taşlarına da kartal şekli oymuşlardır.

 

Tarihçiler Afanasyevo kültürünün batıdan gelen Repin kültürünün devamı olduğunu düşünmektedirler. Daha sonra M.Ö. 1700 ile M.Ö. 1200 arasında Andronova Kültürü (Rusça: Андроновская культура) doğdu. Afanasyevo kültürüne benzeyen ve daha ileri bir seviyeye ulaşan bu toplumda bakır yanı sıra tunç, gümüş ve altından aletlere de rastlanmıştır.

 

M.Ö. 450’ye kadar Türklerin atalarının Kuzey Sibirya taygalarında yaşadığı kabul edilir. Bu tarihten itibaren güneye, Moğolistan'a ve Orta Asya'ya doğru hareket ederek o bölgede yaşayan Hint-Avrupa halklarını topraklarından çıkardıkları, bir kısımını asimile ettikleri düşünülmektedir.

 

Bugün hala Kuzey Sibirya’da yaşamakta olan Selkupların büyük bölümü (%60) Q haplogrubundan oluşmaktadır. Q ve N en çok Ural-Altay dillerini konuşan toplumlarda görülür. Selkupça ve Nenetçe, Ural ailesinin Samoyed kolundandır. Fin-Ugor (veya Ogur) grubunda ise Macar, Fin, Eston, Komi, Khanti-Mansi dilleri vardır.

 

M.Ö. 5. yüzyıla kadar kuzeyde yaşayan ön-Türklerin, önceleri küçük gruplar halinde, daha sonra ise tamamen güneye inerek Balkaş bozkırlarına ulaştıkları bilinmektedir. Ön-Türk halkları devlet oluşturmak üzere henüz yeni birleşmekteydiler. Bu gecikmenin sebebi olarak göçebe hayat tarzı gösterilebilir. Tarım ile uğraşanların yerleşik olmaları nedeniyle bir araya getirilmeleri daha kolaydı. Çin Seddi’nin inşa edilmeye başlandığı bu dönemde Orta Asya kavimlerinin de birleşerek önemli güç oluşturduğunu görüyoruz.

 

On-Turkler

 

Kuzey Asya halkları içinde devlet olmayı en erken başaran Donghu’lardır. Çince Dong ‘doğu’, Hu ise ‘yabancı’ anlamına geldiğinden, Çin kaynakları bu kavimden ‘doğudaki yabancılar’ şeklinde bahsetmektedir. Konuştukları dil Altay grubundan olup proto-Moğol dilidir. Aynı dönemde Çin’de pek çok küçük krallık mücadele halindeydi. Tarımla uğraşan yerleşik Çin halklarının doğu ve kuzeyden gelen göçebelerle savaşı yüzyıllar boyunca devam etti.